Uncategorized kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;
- Ashâb-ı Kirâm’dan Ebû Zerr hazretleri bir gün Peygamber Efendimize: “Bana tavsiyede bulun yâ Rasûlallah” diye ricâda bulununca Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Zerr’e şu nasîhatlerde bulundu:
- Sana Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü Allah korkusu her işin başıdır.
- Kur’ân’ı oku, Allah’ın zikrine sarıl. Çünkü zikrullah senin için yeryüzünde ışık, gökte de saklanan bir azıktır.
- Sakın çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbi öldürür, yüzünün nûrunu söndürür.
- Çok konuşmamaya çalış çünkü bu, şeytanın senden uzaklaşması için bir vesîle, dînini koruman hususunda bir yardımcıdır.
- Fakirleri sev, onlarla hemdem ol.
- Senden aşağıdakilere bak, senden üstünlerine bakma. Bu, Allah’ın sana verdiği nimetleri küçümsememen için en uygun yoldur.
- Acı da olsa hakkı söyle.
- Bildiğin kusurların seni, halkın eksikliklerini araştırmaktan alıkoysun. Yaptığın bir işi, başkaları yaptığında kızma. Kendi noksanlarını görmeyip, insanların ayıplarıyla meşgul olman, irtikâb etmekte olduğun bir fiili insanlar yaptığında kendilerine kızman ayıp olarak sana yeter, dedi ve eliyle göğsüne vurarak:
- Ey Ebû Zerr! Tedbir gibi akıl, günahlardan sakınmak gibi verâ, güzel ahlak gibi servet yoktur, buyurdu.
PEYGAMBERİMİZ kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum »
İslâm’ın mübarek saydığı hicrî kamerî aylardan Recep, Şaban ve Ramazan ayları. Bu aylar ve diğer dokuz ayın süreleri, ayın hareketlerine göre belirlenmektedir. Kameri ayların süresi, şemsî ayların süresine nazaran değişiklik arzeder. Kamerî sene, şemsî seneden on bir gün daha kısadır. Ayrıca kamerî ayların diğer bir özelliği şemsî aylarda olduğu gibi senenin aynı mevsimine değil, değişik mevsimlerine tesadüf etmesidir. Mesela, kamerî bir ay olan Ramazan ayı, senenin mevsimlerini dolaşır. Hicrî ve kamerî aylar arasında küçük önem taşıyan ve “üç aylar” diye adlandırılan Receb, Şaban ve Ramazan ayları mübarek aylar olarak kabul edilirler. Bu ayların Müslümanlarca önemli ölçüde değer kazanmasının sebepleri arasında Hz. Peygamber (s.a.s)’in bu aylar hakkında verdiği haberler gösterilebilir. Rasûlüllah (s.a.s) bir hadis-i şerifinde; “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır” buyurmuştur. Ayrıca Peygamber Efendimiz, Receb ayı girince, ” Âllahım! Receb ve Şabanı bize mübarek kı!! Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi.
Üç ayların değerini ifade eden diğer bir önemli özellik ise beş mübarek kandil gecesinden dördünün bu aylar içinde olmasıdır. Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine, Mirac gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesine, Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesine, Kadir gecesi ise Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlar.
Hz. Peygamber (s.a.s) Şaban ayında çok oruç tutardı. Hz. Aişe, Rasûlüllah (s.a.s)’ın bu aydaki orucu hakkında şöyle der: “Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim” (Tecrid-i Sarih, VI, 295).
Ramazan ayının fazileti ise çok daha yücedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Ramazan geldiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar da bağlanır” (Müslim, Kitâbu’s-Sıyam, 1).
Receb ve Şaban ayları, rahmet ayı olan Ramazanı karşılayan aylar olup Ramazan ayının müjdecisidir. Dinimizde ayrı bir değeri olan üç ayların, kişide insanî özelliklerin olgunlaşmasında ve iradenin kontrol altına alınmasında rolü büyüktür. Zira Receb ve Şaban aylarının feyzinden ve bu aylarda bulunan Regaib, Mirac ve Berat gecelerinin rahmetinden istifade yolunu tutan bu kişi Ramazan ayında ise her türlü kötülükten kendini uzak tutar ve insanî vasıflarının artmasına gayret eder. Nihayet Kadir gecesinde yapacağı ibadet ve tevbe ile manevî hazza ulaşır.
Bu nedenle özellikle, bu aylarda bol bol istiğfar etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’ân okumak ve dua etmek en uygun davranışlardır.
Şamil İA
Uncategorized kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;
|
Allâh Teâlâ buyuruyor: “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allâh bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. ” (Zümer 39 / 53) “Allâh, kendisine ortak (şirk) koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allâh’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftirâ etmiş olur.” (Nisâ 4/48) Muaz bin Cebel -radıyallâhu anh-’den rivâyete göre, şöyle demiştir: “Bir gün ben Ufeyr adlı bir merkeb üzerinde Peygamber -sal-la.1la.hu aleyhi ve sellem-’in terkisinde bulunuyordum. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “-Ey Muaz! Allâh’ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların Allâh üzerindeki hakkını biliyor musun?” buyurdu. «Allâh ve Resulü daha iyi bilir..» dedim. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “-Allâh’ın kulları üzerindeki hakkı, yalnızca kendisine ibâdet etmeleri ve hiçbir şeyi Ona ortak (şirk) koşmamaları, kulların Allâh üzerindeki hakkı ise; kendisine ortak koşmayan kimseye azâb etmemesidir.” buyurdular. Bunun üzerine: -Yâ Rasûlâllâh! Halkı müjdeliyeyim mi? dedim. “-Hayır, onları müjdeleme; çünkü onlar buna güvenirler de iyi işlere karşı ilgisiz kalırlar.” buyurdu. (Buhârî, Cihâd, 46) Allâh Teâlâ buyuruyor: “(Onlar şöyle yakarıdan) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü en bol olan sensin.” (Âı-i imrân 3 / Ummü Seleme -radıyallâhu anhâ- validemizin bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sık sık şu duâyı yapardı: “Ey kalbleri halden hâle (renkten renge, şekilden sekile, imândan küfre, küfürden îmâna) çeviren Allâhım, benim kalbimi dînin Üzere Sabit kil!”(Tlifflîzî, Kader, 7 ; ibn-i Mâce, Mukaddime, 13) |
| Yusuf Demireşik |
Uncategorized kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;
| islam Dîni, kulun huzûr, sürür ve sükûnunu kalb sarayında aramasını ister. Çünkü bütün güzellikler kalp cevherindedir. Bu da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbî husûsiyetlerini, derinlik ve inceliklerini duyarak, hissederek ve yaşayarak mümkündür.” (Rahmet Peygamberinden Rahmet Esintileri, Genişletilmiş baskı s: 69-70) İbâdetlerin hedefi de kulun bu mânevî dünyasını tanzîm ederek, kalbî hayâtını Peygamberimizin kalp sarayına; amelî ve ahlakî hayatını da onun sünnetine benzetmeye çalışması ve böylece onu Hakkın istediği kul olma kıvâmına ulaştırmasıdır. Bu ikisi, yâni kalbî ve zâhirî terakkî birlikte gitmelidir. İbâdelerimizin şekline dikkat ettiğimiz kadar, muhtevâ ve mânevî bu-uduna da itinâ göstermeliyiz. Zîrâ âyet-i kerîmede: “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler..” (Mü’minûn 23/1-2) buyurularak, namazın şeklî ve zâhirî şartlarının yanısıra; gerçek müminin namazının vasıflarından biri olarak huşûnun önemine dikkat çekilmiştir. Başka bir âyet-i kerîmede de: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar (değerini bilip, ona önem vermezler). Onlar gösteriş (için ibâdet) yaparlar; en ufak yardımı dahî esirgerler.” (Mâûn 107/4-7) buyurulmuş ve namazların gaflet ve samimiyetsizlikten arındırılması istenmiştir. Bu âyetlerde geçmekte olan huşû, ihlâs ve teyakkuz halleri, kalbin amelleri cümlesindendir. Kişi vücûdunu ibâdetlere hazırladığı, onun tahâretine özen gösterdiği gibi, belki daha büyük bir itinâyla rûhunu ve kalbini de paklamalı, namaza ve sâir ibâdetlere hazırlamalıdır. Tam anlamıyla namaza hazır olan ve gerektiği gibi onu îfâ eden birisi ile namazın hakkına riâyet etmeyen iki kişinin durumları hakkında, Peygamber Efendimizin işaret ve îkâzı ne kadar şâyân-ı dikkatdir: “İki kişi, aynı zaman ve mekânda iki rekat namaz kılarlar, (ancak) aralarındaki fark, yer ile gök arası kadardır” (Rahmet Peygamberinden Rahmet Esintileri, Genişletilmiş baskı s: 70) |
| Yusuf Demireşik |
Uncategorized kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;



